
Geçenlerde bir okulun yakınındaki kafede otururken yan masamdaki iki velinin sohbetine kulak misafiri oldum. Biri göğsünü gere gere, "Valla bu okulun kuralları çok sıkı, tam aradığım yer. Çocuk dediğin disiplini bilecek, öyle kafasına göre takılamaz," diyordu. Yanındaki de başıyla onaylayıp ekledi: "Kesinlikle! Birinin bu nesle sınırları öğretmesi lazım."
O an içimden hafifçe gülümsedim. Çünkü bu cümlenin devamını, görünmeyen o ikinci perdeyi çok iyi biliyordum.
Hepimiz kağıt üzerinde kusursuz birer nizam aşığıyız. Okul araştırırken aradığımız ilk kriterlerden biri "disiplin" oluyor. Çocuklar sıraya düzgün girsin, ders zili çalınca çıt çıkmasın, ödevini getirmeyenin gözünün yaşına bakılmasın, telefonlar kapıda toplansın... İstiyoruz ki okul bir tür sihirli değnek olsun. Bizim evde koyamadığımız sınırları, veremediğimiz düzeni bir kalıba döküp çocuğumuza kazandırsın.
Hatta başka bir çocuğun taşkınlığı yüzünden ders kaynadığında veli WhatsApp gruplarında ilk ateşi o veliler yakar: "İdarenin bu duruma acil müdahale etmesi gerek!", "Disiplin kuruluna sevk edilsin!", "Böyle olmaz ki, bizim çocuklarımızın hakkı yeniyor!"
Ta ki o telefon sesi bizim için çalana kadar.
O gün sıradan bir gündür. İşinizin gücünüzün arasında ekranda müdür yardımcısının adını görürsünüz. İçinize hafif bir serinlik düşer ama yine de konduramazsınız. Telefonu açarsınız ve karşıdaki sakin, kurumsal ses o cümleyi kurar: "Mert Bey / Ayşe Hanım, çocuğunuz bugün okulda..."
İşte o milisaniyelik anda, yıllardır savunduğumuz o çelik gibi disiplin anlayışı tuzla buz olur.
Birden zihnimizin savunma mekanizmaları ışık hızıyla devreye girer. Bizim evde karıncayı bile incitmeyen, odasındaki yatağını toplamasa da özünde "pırlanta gibi" olan evladımız bir kuralı çiğnemiş olamaz. Kesin bir yanlış anlaşılma vardır. Arkadaşı onu kışkırtmıştır. Zaten nöbetçi öğretmen de hep bizim çocuğa takıktır. Hatta olay öyle bir noktaya gelir ki, disipliniyle övündüğümüz okul bir anda "çocuk psikolojisinden zerre anlamayan, baskıcı ve demode bir kurum" ilan ediliverir.
Oysa dün başkasının çocuğu için talep ettiğimiz "sıfır tolerans", bugün bizim çocuğumuza sıra gelince yerini "ama bir de onun açısından dinleyin" diplomasisine bırakır. Ceza alması gereken davranış artık bir kural ihlali değil, "çocukluk hali"dir; "büyüme sancısı"dır; "abartılmaması gereken ufak bir yaramazlık"tır.
İşin aslı şu: Biz disiplini seviyoruz ama sadece başkalarının çocukları hizaya girecekse. Kendi çocuğumuz söz konusu olduğunda ise adaletin terazisi değil, merhametin sınırsız kredisi devreye girsin istiyoruz.
Bunu anlamak zor değil, neticede ebeveynlik tamamen koruma içgüdüsüyle çalışan, çoğu zaman mantığı devre dışı bırakan bir duygu. Çocuğumuzun haksızlığa uğradığını düşünmek ya da daha kötüsü, gerçekten bir hata yaptığını kabullenmek canımızı yakıyor. Bir ceza alması, mahcup olması, o utanç duygusunu yaşaması fikri içimizi cız ettiriyor.
Fakat asıl kaçırdığımız nokta tam da burası.
Bir çocuğa verebileceğimiz en büyük hayat dersi, onun kalkanı olup her hatasının üstünü örtmek değil. Gerçek hayat, okul idaresi gibi değildir. Patronlar, trafik polisleri ya da kanunlar "Ama o gün morali çok bozuktu" savunmasını dinlemez. Çocuğun yaptığı eylemin bir sonucu olduğunu görmesi, o mahcubiyeti yaşaması ve o bedeli ödemesi, belki de onun gelecekteki karakterine koyacağımız en sağlam tuğladır.
Belki de bir dahaki sefere o telefon çaldığında okula gidip savunma avukatı cübbesini giymeden önce derin bir nefes alıp şunu sormak lazım kendimize: "Ben gerçekten kuralları olan, adil bir nesil mi yetiştirmek istiyorum, yoksa kuralların sadece başkaları için geçerli olduğu bir dünya mı hayal ediyorum?"
Cevabımız dürüst olduğunda, çocuğumuza en büyük iyiliği yapmış olacağız.
0 Yorumlar